Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Zonguldak
Az Bulutlu
11°C
Zonguldak
11°C
Az Bulutlu
Salı Az Bulutlu
12°C
Çarşamba Az Bulutlu
14°C
Perşembe Az Bulutlu
15°C
Cuma Çok Bulutlu
12°C

TASAVVUFUN İSLAMA VERDİĞİ ZARARLAR.

20.01.2022 14:05 | Son Güncellenme: 04.02.2022 23:18
737
A+
A-

TASAVVUFUN İSLAM’A VERDİĞİ ZARARLAR NELERDİR?

Tasavvuf, halkın din anlayışını aslî çizgiden bozup saptıracak birçok tahrifatta bulunmuştur. Bunların belli başlılarını şöyle sayabiliriz:

Allah inancı

Vahdet-i vücut, vahdet-i şühud, fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fillâh anlayışıyla tevhide tümüyle ters Allah inancını savunmak, tasavvuf büyüklerini ve Peygamberimizi Allah’ın nice özelliklerine sahip kabul ederek tanrılaştırmak, Allah tecelli ediyor diyerek Allah’ın gözüktüğünü iddia etmek, aşk kavramını Allah için kullanarak kirletilmiş ve beşerî ilişkileri çağrıştıran “İlâhî aşk” söylemiyle Allah’ın şânına yakışmayacak şekilde tevhidden sapmak, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek.

Hulûl: Bir şeyin diğer bir şeye girmesi demektir. Tasavvufta; Allah’ın bazı eşyaya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara hulûl ehli adı verilir. (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y. 3. Baskı, s. 247)Hulûl; (hâşâ!) Allah Teâlâ’nın, yaratıkla birleşip bütünleşebileceğine, yani Allah’ın varlığının beşerî varlığa girdiğine ilişkin inançtır. Hulûl inancını benimseyip yaygınlaştıran Hallâc-ı Mansur, ayrıca dinlerin birliğinidekabul etmektedir.

Peygamber İnancı
Nübüvvet, peygamberlik demektir. Tasavvufta; İbn Arabî, Son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği şeriat çerçevesinde evliyânın keşf ve ilham yoluyla Allah’tan aldıkları irfâna ve bilgilere umûmî ve mutlak nübüvvet adını vermektedir. (S. Uludağ, s. 415)

Hadis rivâyetini ilmî yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den kendilerinin rivâyet ettiğini iddia etmek; kendi tezleri için gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; aynı zamanda tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek…

Tasavvufun Peygamber Anlayışı: Nur-ı Muhammedi ve Hakikat-ı Muhammedi Kavramları:

Tasavvufçular, beşer üstü bir peygamber anlayışının ürünü olarak“Hakikat-i Muhammediye” de denilen “Muhammedî Nûr” inancını benimser. Bu kavramı, genellikle tasavvufçular kullanır.
Hakikat-ı Muhammedî veya Nur-ı Muhammedî demek Allah’ın ilk defa ve ilk varlık olarak Hz. Muhammed’i kendi nurundan yaratması demektir. Halk kitlelerinin ve tasavvuf kültürünün vahdet-i vücut düşüncesinin de etkisiyle bu görüşü benimsediğini görmekteyiz. Bu anlayışa göre; ilk yaratılan varlık Hz. Muhammed’dir; Hz. Adem değildir. Hatta dünya bile onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Hatta her şey ondan yaratılmıştır. (Mehmet Demirci, Hakikat-ı Muhammediye, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, XV, 179).Diğer varlıklar derece derece Peygamber’in varlığının bir parçasından oluşmuştur. Bu düşünceleri değişik ifadelerle Zünnun el-Mısri, Abdullah b. Sehl et-Tüsteri, Hallâc ve Muhiddin Arabî’de görebiliriz. Aynı düşüncelere Abdülkerim el-Cîlî ve Celaleddin-i Rumi’de de rastlamaktayız. Bu şahısların ortak yönü hepsinin tasavvufçu olmasıdır.
Bu konuyla alâkalı Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde hiçbir açıklama yoktur. Yaratılan ilk varlığın ne olduğu ancak naslarla bilinebilir. Gaybî bir konudur. Biz Müslümanlar olarak âlemlerin ve bütün nimetlerin hepsinin insanlar için yaratıldığına inanıyoruz. Hz. Muhammed’in de insanlara doğru yolu gösteren diğer peygamberler gibi bir peygamber olduğunu ve bir beşer olduğunu biliyoruz.

Hakikat-ı Muhammediye teorisi hurafe ve saçmalıktan başka bir şey değildir. Yunan felsefesinden Hıristiyanlığa, oradan Şia’ya, oradan da Sünnî tasavvufa ve bazı Müslümanların kültürüne geçmiştir.Felsefecilere göre ise; Muhammedî Nûr, başlangıçtan kıyamete kadar olacak şeylerin projesini yazan ilk unsur ya da ilk akıldır (akl-ı evvel).

Allah’ın peygamber’i tanıtması, sevdirmesi, övmesi ölçü olarak mü’minlere yeterlidir. Peygamberimize bağlılığı, sevgiyi ve onu örnek almamızı tavsiye eden çok sayıda ayet ve sahih hadis varken, uydurma ve hurafelere müracaat etmenin arkasında başka gerekçeler aramak gerektiriyor.

Din İnancı

Tasavvufta; dinlerin birliği (vahdet-i edyân). Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi, bütün dinlerin aslı da bir ve aynıdır. Bu anlayışa “bî-reng”, yani renksiz(lik) denir. Bu da bütün insanların “elest bezmi”nde kendilerinin kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibâret olan tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf, bütün din mensuplarına aynı gözle bakar. Çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün dinler ve mezheplerde esas olan sözkonusu dinin renkleridir. Hallâc’a göre insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil; kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabî’ye göre Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan, esasen O’ndan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir, başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet ederler. O yüzden put da birdir, Allah da (S. Uludağ, s. 102-103).

Kitap ve Kur’an İnancı

Dört kitabı, tümüyle olumlayarak muharref kitaplarla Kur’an arasında her yönüyle birlik olduğunu kabul etmek, Kur’an meali okunacağına Mektubat gibi mutasavvıfların kitaplarının okunmasını tavsiye etmek; Kur’an’ın mealini ve tefsirini okumayı müridlere ve çevrelerine yasaklamak, kendi meal ve tefsirleri varsa, ancak ona müsaade etmek…

Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp geleneksel mirası, Kur’an’a ve İlâhî ölçülere ters olduğu halde ölçü kabul etmek; meselâ Kur’an’a ters nice görüşleri ve şatahat cinsinden sözleri olduğu halde eski tarikat büyüklerinin yolunu takip etmeyi gerekli görmek…

Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia etmek, nice âyetleri anlam yönüylehiç alâkası olmadığı halde tasavvufun uydurma kavramlarına delil gibi sunmak…

Halifelik ve Bey’at İnancı

Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir. İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmazlardan biri bey’atle başa geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek) ve şûra prensipleridir. Bu hilâfeti tekrar bulunulan coğrafyaya hâkim kılma gayreti yerine, şeyhlerine halife diye bakıpbu kavramı tahrif ederek günümüzde bu halifeliğin ciddiyet, ağırlık ve gereğini unutturarakonların görevlendirdikleri veya yerlerine aday olanlara halife diyen anlayışı öne çıkarır tasavvuf.

Kur’an’ın sadece Rasûlullah’la ilgili olarak gündeme getirdiği ve otorite sahibi olmayı gerekli kılan “karşılıklı alış-veriş” anlamına gelen “bey’at” kavramını, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin yollarını önemsememek; halife kabul ettikleri kendi şeyhlerine bağlılık sözü almak için bey’at kavramını kullanmak…

İbadetlerin ve Mükellefiyetlerin Düşeceği Anlayışı

Hulûliye: “Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak helâldır, Allah’ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hal içinde iken öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir” diyen mutasavvıflar zümresi. (S. Uludağ, s. 247)

Evliyâiye: Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden mükellefiyetin ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar zümresi. (S. Uludağ, s. 181)

Hurriyye: Kendilerinden geçmiş bir halde iken cennetten gelen hûrîlerle seviştiklerini ve cinsî temas kurduklarını iddia eden mutasavvıflar zümresi. (S. Uludağ, s. 249)

Habîbiye: “Bir kimse, yaratılmışlardan ilgisini keserek Allah’ı kendisine sevgili ve dost edinirse, ondan teklifler düşer” diyen mutasavvıflar zümresi. (S. Uludağ, s. 211)

Kur’an’a Aykırı Velî-Evliyâ Anlayışı

Evliyâ: Velîler, dostlar. Tasavvufta; ermişler, erenler. Özel anlamda sadece Allah’ın kendilerine kerâmet ve ilham ihsan ettiği kâmil mü’minler evliyâdır. Evliyânın çeşitli varlıklar üzerinde etkili olan bir mânevî gücü vardır. Duâları Allah katında makbul olur (S. Uludağ, s. 180-181).

Velî kavramı, tarihsel süreç içinde, özellikle tasavvufun etkisiyle Kur’an’daki anlamının dışına kaydırılmış, müttakî mü’minlerin vasfı olmaktan çıkarılıp, olağanüstü özellikleri bulunan insanüstü şahsiyetlerin sıfatı olarak kullanılmıştır. Velî sıfatını bütün mü’minler, Kur’an’daki şekliyle anlayıp hayatlarına geçirmeli, kâfirleri velî/yönetici kabul etmemeli, kendileri de birbirlerinin velîsi/dostu olmak için görevlerini yerine getirmeli, velînin kerâmetle ve özel statülerle ilgisi olmadığını kabullenmelidir. Allah dostu (velî-evliyâ) olmak için keramet sahibi olmayı şart görecek bir anlayışla onları tanrılaştırır gibi yüceltmek; şeyhlerinin gaybı bildiğini ve insanüstü özellikler sahibi olduğunu kabul ve iddia etmek, tasavvufun velî-evliyâ inancıdır.

“Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyânın/dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” (7/A’râf, 3)

“İyi bilin ki, Allah’ın evliyâsına (O’nun velî kullarına, dostlarına) korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.

Onlar, iman edip de takvâ sahibi olanlardır (sorumluluk bilincine sahip, şirkten ve büyük günahlardan sakınanlardır).” (10/Yûnus, 62-63)

“Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden) Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.” (12/Yusuf, 101)

“İnsanlar arasında Allah’a çeşitli eşler koşup bu koştukları eşleri Allah’ı sever gibi sevenler vardır. Oysa müminler en çok Allah’ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’ta olduğunu ve Allah’ın azabının ağır olduğunu anlayacaklarını keşke şimdiden bilselerdi!

İşte uyulanlar (liderler), kendilerine uyanlardan uzaklaşıverdiler, azabı gördüler ve aralarındaki bütün bağlar kesildi.

Uyanlar o zaman ‘Keşke bir daha dünyaya geri dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl uzaklaştılar ise biz de onlardan öyle uzak dursaydık’ derler. Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde gösterir. Onlar Cehennemden çıkamayacaklardır.”(2/Bakara,165-167)

“Ve derler ki: ‘Rabbimiz, biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de, böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.

Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” (33/Ahzâb, 67-68)

Şeyhleri Mâsum Kabul Etmek

Bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul etmek; onlara isnat edilen hiçbir suç ve hatanın doğru olma ihtimalini zerrece kabul etmemek…

Bâtınî Hallere Vâkıf Olmak

İşrâf: Bilmek, haberdar olmak, vâkıf olmak, Tasavvufta; bâtınî hallere vâkıf olmak, insanların rûhî hallerini ve kalplerinden geçirdiklerini bilmek. [Sezmek, hissetmek anlamına gelen firâset, tasavvufta; Yakîn, keşfetme ve gaybı görme, gaybı bilme anlamında kullanılır (S. Uludağ, s. 194)]. Firâsetten farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı olmasıdır (S. Uludağ, s. 283).

Cihad Anlayışı

Allah’ın ihsan ettiği her türlü imkânı Allah yolunda seve seve kullanıp feda edebilme, O’nun yolunda cehd ve gayret edebilme bilinci demek olan “cihad” farîzasını ve buna bağlı Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine cihadı sadece savaşla sınırlı tutmak…

Cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar etmek…

Vesile Anlayışı

Haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri şirk derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi.

Gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği bazı diri ve ölülerin yüzü suyu hürmetine diyerek Kur’an ve Sünnette olmayan şeyleri ibadet olan duaya monte edip bid’atler işleyerek Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bulmak…

Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen, adının rivayetlerde Hızır olduğu belirtilen kişiyi ölümsüz, helâk veya ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek…

Bid’at Olan, aslı Olmayan İbâdetler

Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet diye yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, meselâ semâ âyini, râbıta, hatme (hâcegân hatmi gibi bir hatim), uydurma sözlerle ve sünnette olmayan uygulama şekilleriyle zikretmek, kabirlerden tevessül etmek, yüz suyunun hürmetine inanmak…

Cihad için hazırlıklı olma anlamına gelen “murâbata” kavramını tahrif ederek, ibâdet inancıyla uydurdukları bir çeşit yoga olan “râbıta” anlamında âyeti tahrif ederek sünnette olmayan apaçık bir bid’ati dinin emri gibi tavizsiz uygulayıp bundan sevap ummak…

Zikir Anlayışı; Zikir Kavramını Tahrif

Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usullerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek…

Tevhide Bakış

Tevhid ve şirk gibi temel Kur’anî kavramları, nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, apaçık şirk olan Allah’ın yarattığı bazı şahısları veya varlıkları Allah’a benzetmekten çekinmemek…

İstişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek, çoğunlukla şeytanın müdahale edebileceği rüyayı istihare için gerekli görüp istihareyi rüya falı şekline çevirmek…

Şekilcilik: Kılık-kıyafete, çarşafa, sakala, sarığa, cübbeye, cübbeliye haddinden fazla değer verip takvânın kalpte olduğunu bilmezlikten gelmek…

Nefis Kavramını Dejenere Etmek

Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak, derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak; bu konuda nice uydurma rivayetleri hadis diye takdim etmek;

İlim kaynağı olmadığı halde, rüya, ilham ve işrâkı, keşfi, müşâhede, muhâdese ve zuhurâtı ilim kaynağı kabul etmek;

Pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek;

Sevgide ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek; bazı insanları Allah’ı sever gibi sevmek…

Şefaat Anlayışı

Kur’an’ın reddettiği haram ve şirk şefaat anlayışı olan, Allah’a rağmen insanı kurtaracak, din gününün tek sahibinin hükmünü iptal edip insanı âhirette azaptan kurtarabilecek tanrılar edinmeye benzer anlayışlar…

Dinin Kurallarını Önemsememek

Şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle dinin hükümlerini çiğnemeyi normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak…

Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan karşısında yerine getirmenin gereğine inanıp günah çıkartmaya benzeyecek uygulamalar ihdâs etmek…

Dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ saymak…

Hakka Bâtılı Karıştırmak

Yukarıda anlatılanlarla görüldüğü gibi, hemen her konuda hakka bâtıl karıştırılarak tertemiz İslâm yolu, tasavvufî uydurmalar ve hurafelerle, tahrif ve dejenerasyona sürüklenmek istenmektedir. “Hakk’a bâtılı karıştırıp da, bile bile hakkı gizlemeyin.” (2/Bakara, 42). Hepimize bu konuda çok iş düşmekte, önce kendimizi ve çevremizi bu bâtıl zihniyete karşı korumamız, Kur’an ve Sünnet çizgisini tekrar hayatımıza ve giderek tüm dünyaya hâkim kılmak için tüm imkânlarımızı seferber etmemiz gerekmektedir.

Ünlü Tasavvufçular

Tasavvuf büyüklerinin yukarıda belirttiğim yanlış/bâtıl din anlayışı konusunda en küçük bir itirazları, eleştirileri, katılmadıklarını belirttikleri bir husus yok. Tasavvuf bir bütün, ya tümüyle kabul edilir veya tümüyle reddedilir. Tarihsel süreç içinde bu böyle kabul edilmiştir, bize böyle gelmiştir. Bir de tasavvufçu olmadıkları halde sempatizan grup vardır. Onlardan bazıları mümkün tasavvufun bazı unsurlarını kabul etmeyebilir, te’vil edebilir; ama sempatizan oldukları için bunları çok da önemsemez.

Ünlü tasavvufçulardan tasavvufun şirk özelliklerine, haram ve hurafelerine ciddi anlamda karşı çıkan birini ben bilmiyorum. Tasavvufun şirklerine batmamış bir ünlü tasavvufçu tanımıyorum. Tam aksine, tasavvufu halka yayan, şathiye denilen nice küfür lafzını, Allah’a karşı küstahça ve ukelaca sözleri söylemekten çekinmeyen halktan daha problemli ve daha veballi insanlar olarak görüyorum.

Şathiye

Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu olan sözdür. Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir, suçtur (Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 76). Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı vardır. Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu şatâhat’tır. Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit sözlere şathiye denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu, çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye denir. Bu tür şiirlere daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir. Hatta bu nedenle şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır. Allah ile senli-benli, şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan şathiyelerde daha çok inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil kullanılır. Bazıları saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği görülür. Şeriate aykırı veya mânâsız gibi söylenen düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut felsefesindeki görüşleri bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında şathiyenin önemli bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut ekolünün yaygınlık kazanmasıyla paralellik gösterir.

Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler görülür. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım/Allah’ım) sözü ile; Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî” (Kendimi tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yüce oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil edilerek de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir. Yine, Bâyezid Bistâmî’ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler o denizin sâhilinde durdu” sözü de böyledir. Şu söz de ona aittir: “Benim bir benzerim ne gökte bulunur; ne de benim sıfatımın bir benzeri yeryüzünde bili­nir!”

Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken, fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz ve deyişlerdir.” (Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108).

Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te’vil etmeye çalışırlar: Bunlar vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri söyleyenler Allah’a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür sözleri câiz olmaz… “Ben Hakk’ım, -hâşâ- Allah’ım” diyenleri savunan ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur? Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış, tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş, hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde illâllah” (Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu, kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah’ın öğrettiği ve Rasûlü’nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir, büyük ve fecî bir bid’attir.

Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah’tan af dileyerek, bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf kitabında kolaylıkla bulabilir.

“Sâlik, kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe (evlenmedikçe) Müslüman olamaz.” (Mektubat, İmam Rabbani, 445. Mektup)

“Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır, Hakk’ı ıyân göresin.” Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git, kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece) Allah’ı açıkça görmüş olursun.” (Yunus Emre)

“Ey akıllı kişi! iyi düşün… Put, varlık bakımından bâtıl değildir ki,
Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı… İyinin yaptığı her şey iyidir.” (Şebusterî)

“Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun suçun / Âdem’i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım, harmancı mısın?

Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun / kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı mısın?

Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet günahımı, yalancı mısın?

Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün / Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı mısın?

Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün yârisin, yabancı mısın?” (Azmi Baba)

“Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.” (Kaygusuz Abdal)

“Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler seyr içün…” (Yunus Emre)

“Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. / Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.” (Seyyid Nesîmî)

“Kullanırsın kanatsızca rüzgârı / Kürekle mi yaptın sen bu dağları / Ne yapıp da öldürürsün sağları / Can verub can alırsın sen cancı mısın? / Sekiz cennet yaptın sen Adem içün / Adın büyük bağışla anın suçun / Adem’i çıkardın cennetten niçün / Buğday nene lazım harmancı mısın?” (Azmî)

“Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin / Mü’min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun / Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ’m eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?”

“Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese âşık emîrdir.” (Seyyid Nesîmî)

“Benem Hakk’ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip her türlü dili / Halka haber veren benem.” (Yunus Emre)

Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.” Böyle dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri, sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni gerek seni.”

Şeriatı Basite İndirgeme

Tasavvufta şeriat, bir dış yapı olarak ele alınmış ve işin içyüzüne hakikat denilmiştir. Şeriatten hakikate giden yola tarikat denir. Şeriat, kabuk kabul edilmiş, tarikat ve hakikat öz olarak değerlendirilmiştir. Şeriatın emirlerine uyup tarikata girmeyen kişiler, işin kabuğunda kalmakla itham olunmuşlardır.

Mutasavvıflar, şeriate direkt cephe almaktan çekinmişler, benzetmelerle onu hafife almayı tercih etmişlerdir: “Dinin şeriat kısmı, cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğuna, tarikat kısmı, sert olan iç kabuğuna, hakikat kısmı yenilecek olan içine, mârifet kısmı ise cevizin aslına ve mâhiyetine benzer. Bal, bal denilmekle ağız tatlanmayacağı gibi, bir cevizin yeşil kabuğu ısırılmakla da, ondan ağıza bir tad gelmez. Asıl tad, cevizin içinin yenilmesindedir. Bununla beraber, cevizin ta kendisi olabilmek daha iyidir. İşte mutasavvıflar, ilme’l-yakîn (bilmek), ayne’l-yakîn (bulmak) ve hakka’l-yakîn (olmak) gibi üç kelime ile özetle ifâde ettikleri mânânın da bu olduğunu söylerler. Yalnız cevizin adını işitmek, sonra onu arayıp bulmak, hatta yemek kâfi değil; cevizin ta kendisi olmak da lâzımdır. Bu dört mertebenin birincisi şeriattir, avâma (halka, aşağı tabaka, câhil kesim, ayak takımı) mahsustur. İkincisi tarikattir, havassa (üst tabaka, seçkinler, aydınlar, tarikat mensupları) mahsustur. Üçüncüsü hakikattir, havassü’l-havassa (seçkinlerin seçkini, tarikatın üst seviyesindekiler) mahsustur.” Kastamonu’lu Şaban-ı Veli, bu dört yolu şu sûretle de ifâde etmiştir: Şeriat beden için; tarikat halk için, hakikat ruh için, mârifet Hak içindir.” (Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, s. 230)

Şeriatın benzetildiği cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğu yenilmez acılıktadır. Sadece cevizi korur. İçindeki gıda veren tatlı cevize ulaşmak için yeşil kabuğu ezmek ve kırmak gerekir. Üst kabuğu kırmadan içe ulaşılmaz. O yüzden cevize (hakikate) ulaşmak için şeriatın kırılması, o kabuktan kurtulunması gerekmektedir. Verdikleri örnekten yola çıkarak şeriatın ne kadar basit, kabuk ve aşılması gereken husus olduğu vurgulanır. İşin özü kabul edilen “hakikat”in ne olduğu bize göre çok belirgin değildir; kendileri tevil ve yorumlarla bu özün ancak tasavvufa gönül verenlere açılacağı gizli ve büyük hazine olduğunu belirtirler. Onlara göre, kabukta kalanlar zâten bunları anla(ya)maz. Bu ve benzeri örnek ve ifâdelerden şeriatın içinde hakikat olmadığı, hakikatin daha derinde ve daha başka şey olduğu anlatılmış olur. Şeriat ilmi ve yaşayışı, hakikat ilmine ve yaşayışına aykırı olduğu belirtilmiş olur. Bu hakikatin İslâm mı, küfür mü demek olduğu kimsenin aklına gelmez ve sorgulanmaz. Çünkü kullandıkları kelimeler, kavramlar hep İslâmî kavramlardır. Hakikate karşı çıkmak gibi bir suçlamayı göze alan pek çıkmaz. Zâten tüm toplum tarafından kabul görülen bu tasavvuf anlayışına karşı çıkmak cesâret isteyecektir. Ama şeriatın hakarete uğraması pek önemli kabul edilmez, ona bu sataşmalar müslümanlar tarafından bile olmadık tevil ve hatalı hüsn-i zanlarla müsâmaha bulur. Olan da şeriata olur. Bugün halk arasında şeriatı öcü gibi görülmesinde, onun gerçek İslâm’dan, Kur’an’dan ayrı bir şeymiş gibi kabul edilip yer yer çatılmasında bu geleneksel din anlayışı haline gelen yaklaşımın büyük payı vardır.

Kur’an ve Sünnete Aykırı Din Anlayışı

İddiâ olarak, hemen tüm tasavvufçular, sözlerinin “Kur’an ve Sünnetle kayıtlı” olduğunu ifade ederler. Meselâ, tasavvuf kitaplarında şu ifâde yer alır: “Şeriata bağlı olmayan kişilerin havada uçtuğunu veya su üstünde yürüdüğünü görseniz bile, o velî olamaz.” Bu tür sözleri, tasavvufun Kur’an ve Sünnet dairesi (şeriat) içinde olduğuna delil gösterenler olabilir. Ama, din anlayış ve yorumlarının bu ölçülere gerçekten bağlı olup olmadıkları herhangi bir tasavvuf kitabındaki ifâdeleri göz önüne getirince ortaya çıkmaktadır. Meselâ tasavvufun meşhurlarından en-Nablusî’nin vahdet-i vücûdun Kur’an ve Sünnetten alındığını söyler. Yeryüzündeki ve evrendeki bütün varlıkların Allah’ın kendisi veya görünen şekli olduğunu söyleyen putperest bir anlayışın bile Kur’an ve Sünnetten alındığını iddiâ edecek bir yaklaşım, sözlerinin ve eylemlerinin Kur’an ve Sünnete, yani şeriata bağlı olduğunu niye iddiâ etmesin? Örnek olarak Gümüşhanevî’nin şu sözlerine bakalım: “Şeriata muhâlif olan tarikat, dalâlettir, felâkettir ve hatta küfürdür. Herhangi bir hakikat ki Kitap ve Sünnette uymazsa, fâsıklık ve zındıklıktan başka bir şey değildir.” (Gümüşhanevî, Veliler ve Tarikatlarda Usûl, Pamuk Y. İst. 1977, s. 267). Bu ifadenin bir sayfa sonrasında yer alan şu sözlerin şeriatla bağdaştığını nasıl söyleyeceğiz?: “Şeriat sözler, tarikat fiiller, hakikat haller, mârifet de servetin başıdır.” Şeriatın hangi hükmü hakikat değildir ki, diğer hükümlerine bu isim verilmiş olsun? İslâm’ın bu ayrımını Kur’an ve Sünnet mi yapmıştır, Rasûlullah (s.a.s.) döneminde tarikat mı vardı ki, şeriatı (ya da dini) bu şekilde kısımlara ayırsın ve değişik isimlerle isimlendirsin? Bu anlayış, şeriattan (Kur’an ve Sünnetten) takvâyı çıkarmışlar, onu kendi anlayışlarıyla yorumlayıp tasavvuf ve tarikate mal etmeye çalışmışlar; fetvâ ayrı, takvâ ayrı demişler, takvâyı elde etmenin yolunun şeriatten değil; tasavvuftan geçtiğini dillendirmişlerdir.

Ve bu anlayışta şeriata aykırı, Kur’an ve Sünnetle bağdaşmayacak din anlayışlarını savunan nice yanlışlara şâhit oluyoruz. Birkaç örnek verelim: Tasavvufun en büyük hanım “velisi” Râbia şöyle der: “Ateşinden korktuğum yahut cennetini umduğum için Sana ibâdet etmedim. Sana sadece zâtın için ibâdet ettim.” Yunus Emre’nin de bu anlayışı şöyle tekrar ettiğini biliyoruz: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver onları / Bana Seni gerek Seni.” Görülüyor ki, Rabia ve Yunus (ve onların bu sözlerini tasvip eden tasavvuf), Allah’ın mü’minlere sâlih amelleri için vaad ettiği cenneti beğenmiyor veya yeterli görmüyor, onun yerine İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya “Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayız” (2/Bakara, 55) dedikleri gibi, Allah’ın zâtını görmek istiyor. Hâlbuki hiçbir peygamber âhiret için böyle bir istekte bulunmamıştır. Kaldı ki, hayır ameller için mükâfat olarak Kur’an ve Sünnet cenneti vaad ederken, onları istememek veya Allah’ın zâtını istemek Kur’an ve Sünneti takmamak değil midir? Bid’at ve sapıklıklara dalan kimi tasavvufçuların Allah’ın dininden nasıl uzaklaştıkları açıkça görülüyor. Bu uzaklıktan dolayıdır ki, Şeyhu’l-İslâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin cennet ve nimetlerini hem istemeyen, hem küçümseyen sözleri için “küfür” demektedir (Bak. Ebussuud Efendi, Fetvâlar, s. 87, Mesele 353, İst. 1972). Allah’ın örnek gösterdiği kadınlardan biri olan Hz. Âsiye’nin duâsını Kur’an öğretiyor: “Allah, mü’minlere de Firavn’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim, bana katında, cennette bir ev yap, beni Firavn’dan ve onun yaptıklarından koru, beni zâlimleri topluluğundan kurtar’ demişti.” (66/Tahrîm, 11). Yüce Allah’ın takdirle andığı ve Kur’an’ında zikrettiği, mü’minlere örnek gösterdiği sâliha kadın Âsiye, cennette kendisine bir ev yapması için Allah’a yalvarıyor ve duâ ediyor. Firavun’un eşi yanında adı bile anılmaya değmeyecek olan Râbia ise, cenneti istemiyor… (İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 227-232)

“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” (42/Şûrâ, 21). Bu âyette uydurdukları hurâfeleri Allah’ın dini, şeriatı gibi gösterenler reddediliyor. Onların, Allah’ın izin vermediği, râzı olmadığı dini kendilerine yasalaştıran, şeriat yapan, meşrû gösteren ortakları mı olduğu, inkâr tarzında soruluyor. Bu sorudan Allah’tan başka kimsenin din hükmü koyma yetkisinin olmadığı kesin şekilde anlaşılıyor. Zira Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah, insanların Kur’an’a uymayan geleneklerini din yapmalarına izin vermemiştir. Bu gelenekler, Allah’ın din hükümleri değil, şeytan öğütleridir. Allah böyle şeylerden râzı olmaz. Şâyet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezalarını ertelemeyi veya âhirete bırakmayı kararlaştırmış olmasaydı derhal aralarında hüküm verilip helâk edilirlerdi. Fakat Allah ezelî kararı uyarınca onların cezalarını ertelemekte, (hidâyetleri ve) uslanmaları için fırsat vermektedir. Onlar, zamanı gelince şiddetli bir cezaya çarpılacaklardır (S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 19, s. 323-324).

Bir de şu ifâdelere bakalım: “Şeriat, tarîkat yoldur varana / Hakîkat, ma’rifet andan içeru.” (Yunus Emre). Tasavvuf anlayışında, en azından yetersiz bir şeydir şeriat, başka şeylerle takviyesi gerekir. Yunus Emre’nin şu sözlerinde bu anlayış çok net görülür: “Mumlu baldır şeriat, yağı anın tarikat / Dost için yağı bala ya niçin katmayalar?”

Zâhir-Bâtın Ayrımı

Dinin bir zâhiri, bir de bâtını olduğu konusunda Şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır. Zâhir, avâm halkın nassların zâhirinden anladığı mânâdır. Bâtın ise, nasslardan kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki, onu da ancak şiaya göre imamlar, tasavvufçulara göre de velîler (evliyâ) bilir. Tasavvufçuların nassların bu şekilde bâtınî açıklanmasına hakikat, diğer zâhirî tarzda açıklanmasına şeriat adını vermiş, hakikatin velilere, şeriatın avam halka olduğunu söylemişlerdir. Gazâlî’nin “Lâ ilâhe illâllah”ın avamın imanı, “lâ huve illâ huve”nin havassın imanı olduğunu söylediği bilinmektedir. Şeriat âlimlerine “zâhir ve kışır bilgisi âlimleri” deyişleri de meşhurdur. Şeriatta (yani tasavvufçuşara göre kabukta) kalmış olanlar, ibâdetlerini ve haramlardan kaçınmalarını cennet arzusu ve cehennem korkusu için yaparlar diye suçlanılır. Kendileri, cenneti küçük görme, onu istememeyi mârifet olarak görür ve gösterirler. Tabii ki şeriat kitabı Kur’an, bizden cehennemden sakınıp cenneti talep etmemizi ister, bizi cennete özendirir, azâbın dehşetinden korkutur.

Bazı tasavvuf kitaplarında ve günümüzdeki tasavvufçuların önemli bir kesiminde şeriat aleyhtarı gibi görünmenin doğru olmayacağı yaklaşımından, gerçek tasavvufun şeriata bağlılık olduğu slogan halinde tekrarlandığı da görülür. Ama, tuhaftır ki; şeriata bağlı kalmadan gerçek tasavvuf ehli olunamayacağı gibi ifadelerle, şeriatın hafife alınması, işin özünün şeriat aşılarak ulaşılabilecek hakikat olduğu gibi çelişkilerle beraber ifadelendirilir. Ve şeriatla, tevhidle bağdaşmayacak gavs, kutub gibi yarı tanrılar, tanrı özelliği gösteren kerâmet/olağanüstü haller sahibi kişilerin evliyâ kabulü, türbe ve bâtıl vesileye verilen önem, şefaatçilik gibi inanış ve anlayışlarla, Peygamberimiz’in yapmadığı şekilde zikir ve değişik ibâdetlerle bid’at ve hurâfeler şeklindeki uygulamalar değerlendirildiğinde, şeriatın kaynaklarıyla izah edemedikleri hususlar için de “keşif”, “ilham”, “rüyâ” gibi birçok gayr-ı meşrû delile sarıldıkları bilindiğinde, yukarıdaki sloganlarındaki samimiyetlerinin ölçülmesi için mihenk taşı olmalıdır. Tarihte, istisnâlar dışında medresede eğitim görmeyen, hattâ medresede okutulan ilimlere ve oradan yetişen âlimlere çatıp sataşan bir olumsuz tavırla tekkelere dolup tasavvufa meyleden kişilerin yine medrese vb. yerlerde ilim tahsil etmeyen ve âlim olmayı küçük görüp daha kıymetli olduğu yorumuyla ârif olmayı seçmiş, şeriatı küçük görüp şeriat bilgisi olmamasını fazilet gibi takdim etmiş kişilerin hocalığı altında ne kadar şer’î bilgiler almış olduklarını düşünebiliriz. Hele günümüzde daha çok avamdan insanların ya da şeriat bilgileri tahsil etmemiş farklı alanlarda yüksek tahsil yapmış az sayıdaki kişilerin şeriat bilgilerinin ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğu değerlendirilebilir. Bununla birlikte şeyhler tarafından bunlara ne derece şer’î eğitim tavsiye edilmektedir? Tavsiye edilen kitapların kahir ekseriyeti yine tasavvufçu kişilerin eseri, sohbetlerde atıfta bulunulan örnek kişilerin hemen hepsi o yolun yolcusu olduğu için, insanların şeriata bağlılığı ne kadar olabilecektir? Bazı muvahhid gençlerin tevhidî esaslarla bağdaşmadığını âyet ve hadisleri delil getirerek tasavvufçulara anlattığında hiç olumlu bir netice alınamadığı da, şeriatın en temel delillerinin bile onlara niçin etkili olamadığının altı deşilince, konuyla ilgili bahsettiğimiz problem kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

İşi biraz daha ileriye götürüp haramı helâl, helâlı haram ilân edenlere de rastlanır. Allah’ın dininde, şeriatta haram-helâl bütün müslüman kullar için sözkonusu iken, bunların din anlayışında bu haram ve helâller yalnız basit ve sıradan insanları (avâmı) bağlayan kurallar olarak sunulabiliyor ve kendilerinin bunlardan muaf olduğunu ileri sürebiliyor. Bu anlayış, kamuoyunda kabul görmediği için bunları tüm bu ekol sahipleri direkt olarak savunmazlar. Ama içlerinden bu anlayışta olanları inkâr da edemezler. Ayrıca, bu anlayışın temelini besleyen yaklaşımları hemen bütün tasavvufî kitap ve sohbetlerde bulmak mümkündür: Örneğin bir şeyhi içki içerken ve kadınlarla işret halinde gören mürîdin bu görünenlerin zâhir olduğunu düşümesi, bâtınında ise mübâreklerin kim bilir ne halde olduklarını düşünmeleri, şeyhinin yanlış yapma ihtimalini aklından bile geçirmemesi tavsiye olunur. Böyle olunca, helâl-haram hudûdu insana göre değişmiş olacaktır. Şeyhin şeriata aykırı sözleri ve davranışları varsa, mürîde düşen bunları güzel bir yolla tevil etmesi, tevil edemiyorsa “vardır bir hikmeti” demesi, ama kesinlikle eleştirmemesi, hatta hata olarak düşünmemesi gerekecektir. Ama, kendisi şeyhinin eline, ölünün yıkayıcısına teslim olması gibi teslim olup her konuda itaat edecektir.

Kaynağı itibarıyla şeriat-hakikat ikilemi şeriatın zâhirî ve bâtını ikilemine râcidir. İslâm’ın başında müslümanlar bu ayrımı yapmamışlardır. Bu ayrım her şeyin zâhiri ve bâtını olduğu gibi Kur’an’ın, hatta Kur’an’dan her âyetin ve her kelimenin bir zâhiri bir de bâtını olduğunu söyleyen Şia ile başlamıştır.

Marifet ve Hakikat İddiası

Tasavvufçular dinin özü ve cevherine ulaşma iddiâları yanında onun hükümlerini küçümsemeyi ve onlara muhâlefeti bayraklaştırmayı da ihmal etmemişlerdir. Bu hükümleri zâhir, kabuk, şekil ve benzeri sıfatlarla niteleyerek bunlara muhâlefetin çok önemli olmadığı, önemli olanın cevher ve öz dedikleri mârifet ve hakikat olduğu havasını estirmişlerdir. Onun için bunlar arasında kemâle erdiğini tasavvur eden yahut erdiğini düşünenler artık teklifin kendilerinden kalktığını ve bu hükümlerin avam insanlar için olduğunu söylemekten kendilerini alamamaktadır. Nitekim günümüzde de aşk, sevgi, mârifet, hakikat, hümanizm ve hoşgörü sloganları arkasına sığınan ve dinin hükümlerini gözardı eden, hatta onlara inanmayan sayısız tarikat çevreleri bulunmaktadır.

Bu çevreler, yazılarında ve kitaplarında da bunu telkin ve teşvik etmekten de geri durmamaktadır. Bir-iki örnek verelim: “Namaz (sıtmaya yakalanmış bir hastanın) sağ elini, oruç sol elini, zekât ve sadaka sağ ayağını ve hac ile zikirler de sol ayağını tutsalar kalbi kötü ahlâklarından ileri gelen hastalıklarla mâlul olduğunda asla fayda vermez. Bir hâzik hekim demek olan mürşid-i kâmilin ilâcına muhtaçtır.”; “Buyurmuşlardır ki, ibâdetlerin yükte ağır, pahada hafifi ve pahada ağır, yükte hafifi vardır. Abdest, namaz, oruç, hasenât ve her ne kadar zâhirî ibâdet ve tâat varsa, bunların hepsi yükte ağır, pahada hafiftir. Allahu Teâlâ’nın rızâsı, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetleri ve mürşidin sözleri de, eski bakır gibi yükte hafif ve pahada ağırdır.” (el-Hac Mehmed Nuri Şemsuddin en-Nakşibendi, Tam Miftâhu’l-Kulûb, s. 229, 300)

Toplumda birtakım insanlar tarafından “kalbim temizdir, kalbime bak. Önemli olan kalp temizliğidir” gibi sözlerin kullanılmasının kaynağı, bu nevi tasavvufî hikmetler(!) olsa gerek.

Muhammed Nazım Kıbrisî, ilim ve âlimi şu şekilde küçümsemekte ve aşağılamaktadır: “Ali başka, veli başka. Dünyada ne kadar âlim varsa, o âlimlerin hepsinin ilmini bir velinin ilim denizine atarsan kaybolur… Öteki ulemâların okuduğu ilimleri onların okudukları kitapları, Avrupa’nın papazları da okur. Bizden fazla okurlar onlar… İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler) bizden fazla biliyor. Lâkin ilmi kalbinde olanların ilminden onlar bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledunnî ilimdir. Ledunnî ilmi papazlar alamaz.” (M. Nazım Kıbrısî, Tasavvufî Sohbetler, s. 90). (Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğunun bu ilme dayandığı Ledunnî ilim, şeriatın ölçülerine göre buna ilim demek doğru olmaz. İslâm akaidiyle ilgili kitapların hemen tümünde yer alan “ilmin kaynakları” arasında bu tür ilim yoktur. Tasavvufçular bunu Kur’an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve gaybdan gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya Allah tarafından tasavvufçuların kalplerine ilka edilen veya onların kalbinde doğan ilim olarak bilinmektedir.) “Zâhirî ilim, melekler arasında bulunup cennet ve cehennemi bilfiil gören şeytanı dahi kurtarmadı. Zira ilmi gırtlaktan yukarı kafasında kalmış, kalbine inmemişti. (Fâsit kıyas yaptı ve cennetten kovuldu).” (Ali Erol, Hâtıratım, s. 66). “Bilmiyorsanız ehl-i zikir (âlimler)’den sorun” (16/Nahl, 43) âyetindeki ehl-i zikirden maksat, evliyâullah hazerâtıdır.” (Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musâhabe, 6/145) (İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 272-273).

Hızır Anlayışı ve Bâtıl Çıkarımlar

Tasavvufçular, Kehf Sûresinde geçen Hz. Mûsâ ile “sâlih kul” arasındaki kıssadaki sâlih kulu Hızır adında bir ermiş kişi olarak nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını tahrif etmiş ve tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır. Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın bir hakikat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakikat âlimlerinin bazı davranış ve sözlerini yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış olduğunu söylemişlerdir.

Kehf sûresinin 60-82. âyetlerinde kıssası anlatılan kişinin Hızır olduğu müfessir ve âlimlerinin ekserisine göre kabul edilir. Hızır: Hz. Mûsâ döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi ve Allah’ın rahmetine muhâtap bir şahsiyettir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Hızır (a.s.)’ın isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Sûresi’nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile ilgili kıssadan “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul…” (18/Kehf, 65) diye sözü edilen şahsın Hızır (a.s.) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir (bk. Buhârî, İlm 16, 44, Tefsîru’l-Kur’ân, Tefsîru Sûrati’l-Kehf 2-4; Müslim, Fedâil 170-174).

Bu rivâyetlere göre bir gün Hz. Mûsâ İsrâil oğulları arasında vaaz ederken ona kendisinden daha hikmet ve ilim sahibi kimsenin olup olmadığı sorulmuştu. Hz. Musâ: “Hayır, yoktur!” diye cevap verince Cenâb-ı Hak bir vahiyle Hz. Mûsâ’yâ Mecme’u’l-Bahreyn’de (iki denizin kavuşum yerinde) kullarından sâlih bir kul olan el-Hadır (Hızır)’ın kendisinden daha âlim olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ hizmetinde bulunan genç bir delikanlı ile Hızır’ı bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıktı.Görüştüklerinde; Musa’nın (a.s.) aklının ermediği ve her defasında kabulü mümkün olmayan pek çok iş yapan bu kişi sonuçta yaptıkla-rının sebeplerini açıklayarak haklılığını ortaya koyar ve Hz. Musa’ya da; “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” der (18/Kehf, 65-82).

İslâm âlimleri Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Onun nebî olduğunu söyleyenler Allah tarafından kendisine rahmet ve İlim verilmiş olmasını (18/Kehf, 65). kıssada anlatılan işleri kendiliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını (18/Kehf, 82), vahiy ile yönlendirilmesini, sahip olduğu bilgiler dolayısıyla Mûsâ’dan üstün bir konumda tanıtılmasını delil gösterirler. Hızır’ın velî olduğunu kabul edenler ise ona verilen bilginin doğrudan Allah’tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler. İbn Teymiyye. Hızır kıssasını ileri sürerek velîlerin şeriatın dışına çıkabileceklerini söylemenin yanlış olduğunu kaydeder. Ona göre Hızır’ın Mûsâ’nın şeriatının dışına çıkmadığı, yaptığı işlerin gerekçesini söylediğinde Mûsâ tarafından onaylanmasından anlaşılmaktadır. Ayrıca Hızır’ın nebî kabul edilmesi durumunda Mûsâ’nın ümmetinden olmadığını, dolayısıyla onun şeriatına uymakla yükümlü bulunmadığını da söylemek gerekir (Risâle fi’l-Ilmi’l-Bâtın ve’z-Zâhir, s. 250). Hızır’ın melek olduğu iddiası (İbn Hacer, el-İsâbe, I, 429) pek taraftar bulmamıştır. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve hadis âlimlerinin çoğu da nebî olduğunu düşünür.

Tasavvufçular peygamber değil; Hızır adında bir velî kabul ettikleri “sâlih kul”a Hz. Mûsâ’nın itirazının nasıl anlamsız ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakikat âlimlerini eleştirmesi veya onlara itiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır’ın (Kur’an’daki geçen ifâdeyle “sâlih kul”) vahiy, ilham, akaid ve şeriat sahibi olduğunu söylemişler ve ilimlerinin büyük birçoğunu buna binâ etmişlerdir.

Hızır’ın kıyâmete kadar yaşadığını, şeriat ilimlerinden ayrı olan bâtınî ilimlere sahip olduğunu, peygamber olmayıp veli olduğunu, peygamberlerden gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine ledunnî ilim dedikleri bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamber’in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha büyük olduğunu iddiâ etmişlerdir. Nitekim, “veli olan Hızır’ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır’a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır’dan birtakım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir…” diye iddia etmişlerdir.

Yine, veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz. Mûsâ’dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velileri de şeriatın zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu, aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliya yahut tasavvufçuların şeriat (zâhirî) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu dolaylı olarak iddiâ etmişlerdir. Yine, Hızır’ın evliyâ ile buluştuğu, bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu belirtmişlerdir.

Tasavvufçuların inanışına göre; Hızır, gerçek fizyonomisini değiştirebilme, sonsuz değişik kalıplarda görünme kabiliyetine sahiptir. İhtiyar veya genç bir adam, bir çocuk olabilir; kuş ve tavşana varıncaya kadar çeşitli hayvan biçimlerine de girebilir (Bk, Kuşeyrî, Gazzâlî, Attâr). Göz yumup açıncaya kadar çok uzak mesafeleri aşabilir (Kuşeyrî). Yardımına ihtiyaç duyulduğu zaman, hiç umulmadık bir anda görünüverir ve işini bitirir bitirmez, yine öylece âniden kaybolur (Bk. birçoklarıyla birlikte Hucvirî). Tabiattaki varlıkları kendi emrine alabilir, onları kendi hizmetinde kullanabilir (Birçoklarıyla birlikte Hucvrirî). Ölü insanları diriltme kabiliyetine mâliktir (Bk. Menâkıb-ı Mahmud Paşa). Havada, boşlukta yürüyebilir; Su üstünde batmadan dolaşabilir (Bk. Serrâc, İbn ül-Arabî ve birçokları). İşte bu sayılan fevkalâde kabiliyetler, yahut tasavvufî deyimle kerâmetler, Hızır’ın daha ziyade bir velî hüviyetinde düşünüldüğünün en açık alâmetlerindendir. Şüphesiz tasavvuf çevrelerinin Hızır’a verecekleri sima da bundan başkası olamazdı (s. 87-88).

Hemen her mutasavvıf zımnen de olsa, Hz. Mûsâ yanında Hızır’a daha üstün bir mertebe tanıdığını imâ eden ifadeler kullanmaktan çekinmez. Çünkü onların nazarında Hz. Mûsâ Şeriatı, Hızır ise, tasavvuftaki en üst mertebeyi, yani Hakikati temsil etmektedir.

Tasavvufçular, Hızır’ın peygamber değil veli olduğunu, kıyâmete kadar yaşayacağını, peygamberlere gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine Ledünnî ilim dedikleri bâtınî bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamber’in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha büyük olduğunu iddia etmişlerdir. Nitekim, veli olan Hızır’ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ, peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır’a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır’dan birtakım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir, diye iddia etmişlerdir.

Tasavvufçular, veli olduğu halde Hızır, nasıl peygamber olan Hz. Mûsâ’dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velilerinin de şeriatın zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu, aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliyâ yahut tasavvufçuların şeriat (zâhir) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Yine, Hızır’ın evliyâ ile buluştuğu, bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu belirtmişlerdir.

Meraklarımızla da imtihan olunmaktayız. Kur’ân-ı Kerim, özü ilgilendirmeyen bazı konularda ayrıntıya girmez, boşluklar bırakır. Gereksiz teferruatla uğraşılıp tevhidî mesajın gölgelenmesine rızâ göstermez. Kıssalarda bizi fazla ilgilendirmemesi gereken bazı boşluklar bırakılır. Böylece merakımızı ne yönde kullanacağımız test edilir. Bu boşlukları Kur’an bütünlüğüne ve tevhid mesajına uygun yorumlarla mı dolduracağız, yoksa gereğinden fazla önem vererek ya da Kur’an’a ters ve temel tevhid mesajına uymayan te’vil, yorum ve kabullere mi dalacağız, bu sınanır. Bir grup taassubu, bir zayıf ve hatta uydurma hadis rivâyeti, İsrâilayat merkeze alınarak Kur’an’a ters yorumlarla bu boşlukların doldurulduğu tarihî miras ve güncel tavır olarak çokça karşılaşılan bir durumdur. Hızır kıssasındaki açıklanmayıp imtihan sorusu olarak boş bırakılan ve yoruma gerek görüp görmeyeceğimiz, gerek görüyorsak hangi ölçülerle yorumlayacağımız konusu da böyledir.

Öyle bir Hızır inancı var ki toplumda, bu inancın tevhidle uzaktan yakından bir bağlantısını kurmak mümkün değildir. Ölümsüz, tanrısal özellikleri olan, (Kur’an’da “kullarımızdan bir kul” -18/Kehf, 65- denildiği halde) kulun imdadına yetişen, her yerde bulunabilen ve her kılığa girebilen, insanlara bereket ve bolluk saçan ya da kahredip helâk eden insanüstü bir varlık. İşte deyimlerden bazıları: “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez.”, “Hızır gibi yetişti”, “Hızır gibi imdat etmek”, “Hızır Âcil Servis.”

Hızır genellikle ak sakallı, nûrânî yüzlü, uzun boylu, merhametli, cana yakın ve tatlı dilli bir kimse şeklinde tarif edilmiştir. İnsanlar artık Allah için infak etmek yerine Hızır’ın şerrinden, helâk etmesinden korkarak ya da daha ağırlıklı şekilde onun, kişinin dünyasını zenginleştirip maddî yönden kendisini ihyâ etmesini, malını bereketlendirmesini isteyerek, yani Hızır rızâsı için ve ondan ödül bekleyerek ancak fakirlere sadaka vermeyi düşünebiliyor. Öyle ya, Hızır yoksul, üstü başı dağınık, elbisesi kirli, kendisi hasta, zayıf, âciz, hatta zaman zaman nefret edilecek kadar çirkin biri gibi görünür ve insanları dener; böyle perişan bir kişiliğe bürünerek sadaka ve yardım isteyebilir. Onun için halk: “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil” diye birbirine tavsiye eder.

Baharı Hızır getirir. Çiçekleri o açar, yeşillikleri onun attığı adımlar bitirir. Bunca insanüstü işi başaran Hızır, nedense bu konuda bir başkasına ihtiyaç duyar. Baharı getirme konusunda ona bir ortak da gereklidir; İlyas’la koalisyon yapması, onunla buluşması lâzımdır. Hızır ile İlyâs’ın her sene dünyaya bahar getirmek için buluştuklarına inanılan günde bayram yapılır, Hıdrellez (Hızır-İlyas) kutlanır. Kutlanırken biraz şamanizmden, biraz ateşe tapan Mecûsilerden, biraz eski şirk unsurlarından inanç ve âyinler de katılır. Bu gün halk Hızır’ı görmek için genellikle bir yerde toplanır, baharın yeşilliğinde ona rastlayacağına inanır. Onun için bu güne Hıdrellez, Hızır’ın görüldüğüne inanılan bu yerlere de “hıdırlık” adı verilir.

İstediği kılığa girebilen bir kişi olarak tasavvur edilen Hızır darda kalanlara yardım eden, iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandıran, bolluk ve bereket bağışlayan, müslüman askerlere yardım için savaşlara katılan bir şahıs olarak kabul edilir. Deyimlerde, destanlarda yüceltilip putlaştırılır. Ninnilerde Hızır’ın taş bebeğe can vermesi, yola giden çocuğun elinden tutması, eşiğine (kapısına) gelmesi ve uğur getirmesi istenir. Bilmecelerde Hızır’ın kılıç salması, bir değnekle dağları oynatması gündeme getirilir.

Hızır adına yapılan şenlik olan hıdrellez günlerindeki törenlerde, âdet ve geleneklerde Hızır’dan şifâ ve sağlık talebi yapılır. Ondan uğur, bereket ve bolluk istenir. Mal-mülk, mevki ve servet talep edilir. Kısmet ve talih açması istenir.

Tasavvufun inandığı ve topluma tanıttığı Hızır tipinde ciddi problemler vardır. Bu zümrelere göre Hızır, gerçek fizyonomisini değiştirebilme, sonsuz değişik kalıplarda görünme kabiliyetine sahiptir. İhtiyar veya genç bir adam, bir çocuk olabilir; kuş ve tavşana varıncaya kadar çeşitli hayvan biçimlerine de girebilir (Bk, Kuşeyrî, Gazzâlî, Attâr). Göz yumup açıncaya kadar çok uzak mesafeleri aşabilir (Kuşeyrî). Yardımına ihtiyaç duyulduğu zaman, hiç umulmadık bir anda görünüverir ve işini bitirir bitirmez, yine öylece âniden kaybolur (Bk. birçoklanyla birlikte Hucvirî). Tabiattaki varlıkları kendi emrine alabilir, onları kendi hizmetinde kullanabilir (Birçoklarıyla birlikte Hucvrirî). Ölü insanları diriltme kabiliyetine mâliktir (Bk. Menâkıb-ı Mahmud Paşa). Havada, boşlukta yürüyebilir; Su üstünde batmadan dolaşabilir (Bk. Serrâc, İbnül-Arabî ve birçokları). İşte bu sayılan fevkalâde kabiliyetler, yahut tasavvufî deyimle kerâmetler, Hızır’ın velî hüviyetinde düşünüldüğünden dolayıdır. Onun için uygun görülen bu özellikler, velî (evliyâ) kabul edilen başka zatlar için de benzer özelliklerin düşünülüp atfedilmesine de sebep olmuştur. Aslında tasavvuf anlayışındaki Hızır mitolojisi, Abdallar-Kırklar mitolojisinin bir uzantısıdır.

Kur’an ve Sünnetin tanıttığı Hızır böyle biri değildir. Kur’an ve Sünnet, olağanüstü özellikleri olan bir Hızır’dan ve özellikle tanrısal yönleri bulunan insanüstü birinden bahsetmez. Kur’an’ın anlattığı kişi, Allah’ın “rahmet verdiği” ve “kendi katından ilim öğrettiği”, yani vahiy yoluyla bilgilendirilen, nübüvvet rahmetiyle nimetlendirilen bir zattır. Kur’an ve Sünneti tek ölçü kabul eden, tevhidle bağdaşmayan tüm yorum ve açıklamalardan gönlünü ve zihnini temiz tutan muvahhid mü’minlere selâm olsun!

Rabbim, bu yanlış inanç ve öğretilere nasılsa inanmış olup hakikati öğrendikten sonra “vazgeçtim yâ Rab!” diye tevbe edip arınmak isteyenlere her yönüyle yardım etsin. Sözün güzeline tâbi olup Allah’ın hükmü için “dinledik ve itaat ettik” diyen, o hükme alternatif aramayıp Kur’an ve Sünnet’i yeterli gören kullara selâm olsun!

Eyüp AYDIN

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Giriş yap

Kayıt ol

Şifre sıfırla

Lütfen kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin, e-posta yoluyla yeni bir şifre oluşturmanızı sağlayacak bir bağlantı alacaksınız.